sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

2 kişi kendisini tutuyor, 20 arkadaşı var.


23.06.1987 doğumlu, 24 yaşında. şu an yaşadığı yer Antalya. öğrenci olarak çalışıyor.

topluluklar

üyesi olduğum topluluklar | yöneticisi olduğum topluluklar
  1. kedi sevenler

    kedi sevenler

    3662 üyesi var. üyelik serbest.
  2. fenerbahçe

    fenerbahçe

    3284 üyesi var. üyelik serbest.
  3. nietzsche

    nietzsche

    3236 üyesi var. üyelik serbest.
  4. düşünce çöplüğü

    düşünce çöplüğü

    2961 üyesi var. üyelik serbest.
  5. HELP FOR CHILDREN

    HELP FOR CHILDREN

    2509 üyesi var. üyelik serbest.
  6. kadın

    kadın

    1668 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile.
  7. kitap

    kitap

    1320 üyesi var. üyelik serbest.
  8. amatör fotoğrafçılar

    amatör fotoğrafçılar

    1248 üyesi var. üyelik serbest.
  9. Mevlana

    Mevlana

    959 üyesi var. üyelik serbest.
  10. yüzüklerin efendisi

    yüzüklerin efendisi

    606 üyesi var. üyelik serbest.

1 2 3

zicofenomen panosu rss kaynağı

arkadaşları neler demiş?

Chat kadınları...

Ne zaman bir kadının yüzüne baksam kendimi bir uçurumun kenarından bakıyormuş gibi hissederim.

Kıpırdayan, değişen, çeşitli duyguların ifadeleriyle gölgelenip aydınlanan o çizgilerin arkasında, derinlerde, kımıltısız bir göl gibi duran bir karanlık olduğu fikri beni içine doğru çeker.

Orada ne olduğunu merak ederim.

Bu merakın insanın bütün hayatını yitirmesine yol açabileceğini, o karanlık göle bir kere dalanın bir daha geri dönemeyeceğini bilmeme rağmen garip bir baş dönmesiyle o derinliğe doğru eğilirim.

Tek bir kadının bile içini en saklı köşelerine kadar görebilme ayrıcalığının bir hayata değeceğine inanırım ama bütün hayatınızı verseniz de bunun mümkün olamayacağını bilirim.

Orayı göremezsiniz.

Hep saklı bir şeyler kalır.

Bir insanın, bu bir kadın bile olsa, içinde o kadar büyük bir gizi taşıması zor olduğundan bazen küçük işaretler çıkar yüzeye, sahibinin de fark edemediği işaretler, işte onları görmeyi, onların peşine düşmeyi, onları yakalamayı, büyük bir gömü bulmuş bir arkeolog gibi ele geçirdiğim her parçayı ışığa tutup incelemeyi, sonuçlar çıkarmayı ve neler bulduğumu hiç söylemeden bulduklarımı kendime saklamayı çok severim.

Kötü kalpli bir koleksiyoncu gibi biriktiririm onları.

Ve hep yeni işaretler ararım.

Cıvayla karışmış katran damlası gibi üstünde parlak renkli kaygan bir gökkuşağı taşıyan siyah damlacıklar...

Geçenlerde bir hazine keşfettim.

Bir arkadaşım "chat" bağımlısı kadınların itiraflarda bulunduğu bir siteden parçalar gönderdi bana.

Bir afyonkeş gibi "chat-keş" haline gelmiş, tanımadıkları, yüzlerini görmedikleri erkeklerle bulanık ve belirsiz bir ortamda konuşmadan duramayan kadınların itirafları.

Siteyi yöneten doktorun anlattıklarından anlaşıldığı kadarıyla o kadınların tamamına yakını ekranda sevişiyor.

Şu tenha yaz sokağında keten etekliği ve kolsuz bluzuyla, alçak topuklu şık ayakkabılarıyla gülibrişimlerin yanından yürüyen hanımefendi geceleri tanımadığı erkeklerle mi sevişiyor?

Ya şu, bol elbiseli, biraz bakımsız, yaşı geçkince tombul hanım?

O da mı?

İçinde milyonlarca insanın dolaştığı bir sonsuzluğun içinde her gece milyonlarca kadın, gündüzleri içlerinde sakladıkları o karanlıklarının kapılarını açıp bütün sırlarını ortaya döküyorlar.

Ertesi sabah hayata sanki bir gece önce öyle bir şey yaşamamışlar gibi yeniden karışıyorlar.

Sadece duyguları ve düşünceleri gizli değil artık, bir de kimseye söylemedikleri gizli bir hayatları var.

Niye yapıyorlar bunu?

Neden geceleri tanımadıkları, değişik değişik erkeklerle konuşup sevişiyorlar?

Büyük bir ihtimalle gündüz hayatlarında iffetsizlik olarak nitelendirecekleri nice şeyi geceleyin yapıyorlar.

Gündüzleri kimselere göstermedikleri ruhlarındaki o durgun göl, geceleri, bir belirsizliğin yüzlerine örttüğü kalın peçenin verdiği özgürlükle çağıltılı bir ırmak gibi "hayalden" oluşmuş bir dünyaya akıyor.

Her şey olabiliyorlar orada.

İsimleri değişiyor.

Boyları, kiloları, saç renkleri, vücutlarının biçimi, işleri, aileleri değişiyor.

İstedikleri kimliği seçip kendilerini yeniden yaratabiliyorlar.

Kendi bilinen kimliklerinin içinde bir mahkum gibi kendi hücresinde yaşamak zorunda olan "karanlıkları", bir başka kimliğin içinde kendini rahatça ortaya çıkartabiliyor.

Aslında benim ilgimi çeken onların yaşadığı fanteziler değil.

Beni ilgimi çeken onların ikilemleri.

Bir yanları, derinlerde yatan ve söylenemeyen arzuları ayıplıyor, onları reddediyor, varlığını inkar ediyor, sanki onlar yokmuş gibi davranıyor, şakalara kibarca gülümsüyor, ağırbaşlı duruyor, abartılı davranışlardan kaçınıyor, nasıl olması gerektiği söyleniyorsa öyle oluyor ve bunu benimsiyor.

O kadar benimsiyor ki bir başkasında bunun aksine bir davranış gördüğünde bunu kınıyor.

Ama öbür yanları...

O, ayıpladığı her şeyi yapıyor.

Hem ayıplamaktan vazgeçmiyorlar, hem ayıpladıklarını yapıyorlar.

Kadınları o kadar esrarengiz yapan da belki bu; ruhlarındaki ürpertici çelişki.

Hep bir yanlarını saklamak zorunda olmaları.

Ve sakladıkları yanlarından vazgeçememeleri.

O belirsiz ve bulanık "sanal" alem belki de onların ruhlarındaki bu parçalanmayı ortadan kaldırıyor, ayıplayan yanlarıyla ayıplanan yanları orada barışıyor.

Gene de onlara asıl zevk verenin sadece bu olduğunu söyleyemem.

Onlar, güneşten korunmaya çalışan çöl savaşçıları gibi, kendilerini yakan "ayıplardan" sakınmak için üst üste çok fazla kimlik giyinirler.

Her kimliklerinin altından bir başka kimlik, her duygularının altından bir başka duygu çıkabilir.

Herkesin maskeli olduğu o tuhaf dünya onların ruhlarını birleştirerek onlara bütünsel bir haz verse de kadınlar yalnız bu hazla yetinmezler.

Bence bu dünya da "aldatmanın" da o inanılmaz hazzı yaşanıyor.

Bu, sadece bir sevgiliyi, bir kocayı aldatmak değil.

Çok daha zengin, çok daha bereketli bir aldatma bu.

Mücevherlerden yapılmış bir "matruşka" gibi her aldatmanın içi açıldığında oradan zümrütlerle, yakutlarla, elmaslarla işlenmiş başka bir aldatma çıkıyor.

Tanımadıkları bir erkekle sevişirken kocalarını ve sevgililerini aldatıyorlar.

Ama kocalarını birlikte aldattıkları adamı da, sahte bir kimlik ve yanlış bilgilerle aldatıyorlar.

Aldatma ortağı da aldatılıyor.

Sadece uydurulmuş bilgilerle değil, onunla seviştikten sonra seçilecek başka bir erkekle de aldatılacaklar.

Ama bu parlak aldatma zincirinin en parlak parçası, elbette kendilerini tanıyan herkesi aldatmaları.

Kendilerini tanıyan hiç kimsenin tahmin edemeyeceği başka biri haline gelmeleri.

Ertesi sabah karşılaştıkları herkesi aldattıklarını düşünmeleri.

Onları yasaklarla kıstıran bütün hayatı aldatmaları.

Bunu yaparken, gündüzleri duyduklarında yüzlerini kızartan ya da duymazlıktan gelmek zorunda oldukları sözleri bütün pervasızlıklarıyla söyleyebilmeleri, bunları söylerken söyledikleri her sözcüğün karşılarındaki erkeği kıvrandırdığını hissetmeleri de onları ürpertiyor.

Bir "ruh" teşhirciliğiyle kabuklarından ve kimliklerinden soyunup içlerindekini gösterivermeleri onların da içlerini kamaştırıyor.

Ruhlarının karanlık yanlarındaki bütün arzularını parmaklarının uçlarındaki harflere basarak tatmin edebiliyorlar.

Kadınlar uzay gibidir, hiçbir duygu "son" değildir onlarda, daima bir başka duygu çıkar.

Bütün bunları hayal aleminin o olağanüstü özgürlüğünde yaşarken birden "gerçek" yanları, içlerindeki "gündüz kadını" uyanıyor.

Ve, sevişmekten ve konuşmaktan hoşlandıkları bir erkeği seçip onunla "dışarıda" tanışmak istiyorlar.

Benim okuduğum sitedeki "itiraf" mektuplarından çoğu, yazışarak seviştikleriyle buluştuklarını anlatmışlar.

Genellikle sonuçtan pek memnun kalmasalar da, hayali gerçekle bütünleştirmek istiyorlar.

Birdenbire, "chat"e başlamadan önceki kimliklerine, ona yeni bir macera ekleyerek, dönüyorlar.

Kendileri oluyorlar, kimlikleri, bilgileri açığa çıkıyor.

Yaşadıkları hayalden, bir simyacı gibi, hayallerin çekiciliğine sahip bir gerçek oluşturma isteğine kapılıyorlar.

Büyük ve parlak aldatma zinciri sıradan bir aldatma haline geliyor.

Oradaki dünyaya alışmış bir kadın için bu yeterli olmuyor tabii.

Gerçek bir aldatma, gerçek dünyanın bütün sıkıntılarını da beraberinde getiriyor.

Yazışarak tanıştığı bir erkekle buluşmasını o sitede bir kadın şöyle anlatıyor:

"Ben ilk bilgisayarımı iki yıl önce aldım. Kocamla birlikte çok eğlendik, bana o makineyle neler yapılabileceğini öğretti, birlikte oyunlar oynadık. Sonra 'chat'i keşfettim. Bağımlısı oldum. Bir erkekle ilişki yaşamaya başladım chat'te. Kısa bir süre sonra onunla buluştum. Planlar yapmak, gizlenmek, yalanlar söylemek sonunda bana 'ben ne yapıyorum' sorusunu sordurdu. O adamdan hoşlanmamaya başladım. Ben kocamı seviyordum ama daha fazla bir şeyler arıyordum. Bunun kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. Ama yanılmışım."

Gerçek olmayan bir alemin sonsuz aldatmalarla dolu özgürlüğünden gerçek hayatın sıkıntılarla dolu "tek" aldatmasına geçmek kadını bunaltıyordu.

Aradığı o değildi çünkü.

Bir erkek "arayan" kadın bunu "dışarıda", gerçek hayatta her zaman bulabilir.

Ama "chat-kadınları" için asıl amaç bir erkekle aldatmak değil.

O, orada ruhundaki bütün bölünmüşlükleri bir araya getirmenin, ömür boyu gizlediği ruhunu "teşhir" etmenin, sonsuz sayıda erkeği heyecanlandırıp sonsuz sayıda erkekten heyecanlanmanın, binlerce kolu olan bir ahtapot gibi kolları her yana uzanan bir aldatmalar orjisini yaşamanın, bir başkasının kimliğiyle kendi gerçeğini ortaya çıkarmanın, sadece başkalarının baskısından değil kendi kendine de yaptığı baskıdan kurtulmanın hazzını arıyor.

Tek başına bir erkeğin verebileceği hazdan çok daha değişik bir haz bu.

Üstelik orada tanıştığı her erkeğe kendi hayalinden kimlikler de giydirebiliyor, onu kendi zihninde istediği gibi süslüyor.

Ama sonunda bütün bunlardan da sıkılıyor.

Gene aynı sitede bir başka kadın bu "bağımlıklıktan" nasıl kurtulduğunu anlatıyor.

"Başlarda konuştuğum bütün insanlar çok heyecan vericiydi. Sayısız insan vardı orada. Gerçek hayattaki arkadaşlarımla konuşmaktansa onlarla konuşmayı tercih ediyordum. Sanırım, bu sanal alemde konuştuğum insanların da gerçek hayattaki insanlar olduğunu fark edince sıkıldım. Gerçek hayatta çok fazla sıkıcı, aptal, kaba insan var ve onlar aynı zamanda bu sanal alemde. Bunu anlayınca sıkılıverdim."

Bunu anlamak bütün büyüyü bozuyor.

Çünkü onların gerçek olduğunu anladığında sen de gerçeğine dönüyorsun, o sıkıcı, yasaklarla, ayıplarla dolu gerçeğe.

Sığındığın yerde, kaçtığın insanları bulmak bütün hayalleri solduruyor.

Ama sıkılanların yerine yenileri geliyor.

Çünkü kadınların içindeki o karanlık ve durgun göl, çağlayıp akabilmek için belirsiz ve gölgeli bir loşluğa muhtaç.

zicofenomen   29 Temmuz 2009 15:33  

Zülfü Dicleli: ‘Sol hep din düşmanı oldu’
Neşe Düzel - 20.07.2009

“Sol, önce, dinin gericilik kaynağı olduğu saçmalığından vazgeçmeli. Bu ülkede halkın yaşadığı bir İslam kültürü var. Sol, İslam’la temas kurmak zorunda.”

“AKP demokrasi için mücadele etmiyor. Demokrasi mücadelesi, AKP’ye tarihin bir oyunu. O, askerin baskısına karşı durmak için mecburen demokrasinin önünü açıyor.”

“Büyük fabrika bitti. Dünyada büyük fabrika bir daha hiç kurulmayacak. En son büyük fabrika, bu son dünya ekonomik krizinde General Motors’ın iflasıyla bitti.”

  • * *

NEDEN: ZÜLFÜ DİCLELİ
Türkiye değişiyor ama yaşadığı değişimi algılamakta da çok zorlanıyor. Üstelik medyanın önemli bir kısmı değişimi sadece algılamamakla kalmıyor, bir de bunu durdurmaya uğraşıyor. Siyasete gelince... Bu değişimin siyasi bir temsilcisi de yok. AKP, şartlara göre bazen değişime karşı, bazen değişimden yana bir politika izliyor. Ortalıkta değişimi kavrayacak, yönlendirecek, siyasetini yapıp halka anlatacak ne bir sol örgüt, ne de bir sol parti var. Ama sol kesimdeki entelektüellerin ülkede yaşanan değişimi anlamlandırmak, bunu sol değerlerle yorumlamak, yönlendirmek, yeni ittifaklar kurmak, sınıfsal yapıların dağılıp yeniden oluşmasına ayna tutmak için son zamanlarda hareketlendiğini görüyoruz. Zülfü Dicleli gençliğinden beri sol dünyanın en önde gelen aydınlarından, ideologlarından biri... Geçmişte illegal Türkiye Komünist Partisi’nin yöneticilerinden olan, on yıl Doğu Berlin’de sürgün yaşayan Zülfü Dicleli, 1990 başında da Yeni Demokrasi Hareketi’ni kuran on kişiden biriydi. Dicleli on beş yıldır Optimist Yayınları’nı çıkarıyor.

  • * *

NEŞE DÜZEL: Bugün Türkiye demokratikleşmeye çalışıyor. Tuhaf olan şu ki, bu demokratikleşme hareketinin siyasetteki tek temsilcisi muhafazakâr AKP. Sol ise demokratikleşme konusunda nasıl bir tutum alacağı konusunda kararsız gözüküyor. Sol, niye demokratikleşme hamleleri karşısında bu kadar çekimser?

ZÜLFÜ DİCLELİ: Türkiye’de demokrasi taraftarı sol, zaten her zaman çok küçüktü. Bizde solun tarihi 20. yüzyılda Osmanlı’da başlar. Yani; sanayinin, burjuvazinin ve işçi sınıfının bulunmadığı, bilimin, sanatın ve üniversitenin olmadığı 1900’lerin başındaki Osmanlı devletinde ortaya çıkmış bir sol bu. Dünyadan etkilenmiş iyi niyetli insanların başlattığı bir hareket bu. Mustafa Suphilerden itibaren bu memlekette sol her zaman baskı gördü, ezildi, yasaklandı ve sonuçta büyüyemedi. Biz en güzel yıllarımızı 1960’larda, 1970’lerde yaşadık.

O yıllarda işçi sınıfı mı ortaya çıktı?

Dünyada değişmeler oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada demokrasi ve anti emperyalist hareketler gelişti. Daha sonra 68 olayları yaşandı. Bunlar Türkiye’yi de etkiledi. Biz sol olarak yüz binlerce insanla meydanlara çıktık, parlamentoya girdik. Gazetelerimiz, kitaplarımız vardı. Tartıştık. Adalet ve özgürlük arayışını dile getirdik.

Bugün sol, adalet ve özgürlük arayışından neden vazgeçti?

Ama sonra 12 Eylül geldi. Sanayi yok, işçi sınıfı yok, burjuvazi yok. Kökler derine gitmeyince yoluverdiler ve sol bitti. Türkiye’de solu büyük ölçüde 12 Eylül bitirdi. Bilim ve sanata, demokrasi, sosyal adalet, ilerleme fikirlerine gene de en önemli katkı bu ülkede soldan oldu ama...

Evet...

12 Eylül koşulları 10 seneden fazla sürdü. O yıllar dünyada değişimin, bilgi ekonomisinin, bilgisayarlaşmanın başladığı, Microsoft’un kurulduğu yıllardı. İşte o yılları Türkiye’deki sol ya yurtdışında sürgünde, ya Türkiye’de hapishanede baskı altında ya da kaçak bir durumda geçirdi. Bu şartlarda dünyadaki değişimleri, liberalleşmeyi izleyecek, tartışacak, anlayacak bir fırsatı da bulamadı. Biz Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nde dünyadaki değişimi tartıştık ama bu tartışmaları yaygınlaştıramadık. Türkiye’de çoğu insan dünyanın değiştiğini anlayamadı.

Bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde demokratikleşme, sivilleşme ihtiyacı artık algılanamayacak bir durum değil. Ama sol hâlâ çekimser. Demokratikleşme hamleleri karşısında niye hâlâ çekimser sol bizde?

Ben Türkiye’de solun çok küçük bir kesim olduğunu anlatıyorum. CHP’yi de sol kategorisinde saymıyorum. CHP siyasi olarak solda yer almadı. Demokrasi, sosyal adalet, insan hakları fikirlerini tarihte hiçbir zaman savunmadı. Yalnız Türkiye’de başka birşey oluyor. İyi bir gelişme yaşanıyor.

Ne yaşanıyor?

Bugün Türkiye, tarihin değiştiği bir kırılma noktasında. Şöyle söyleyeyim. Osmanlı’dan beri Türkiye’nin tarihi, ‘devlet merkezli’ bir toplumsal gelişmedir. Batı’da ise öyle değildir. Batı’da devlet topluma hizmet ederken... Yani; toplumun özgür gelişmesi, devleti kendi çıkarına tâbi kılarken, bizde bugüne dek ekonominin, sınıfların, ticaretin gelişmesi hep devletin çıkarlarına göre düzenlendi. Toplumsal gelişme padişahlıkta da, cumhuriyette de daima devlet merkezli oldu. Devleti yönetenler, kendi iktidarlarını sürdürmek için bu toplumda özgür gelişmeyi hep engellediler. Tarihte ilk kez son bir, iki yıldır, özellikle de son yerel seçimlerde bu süreç tarihsel olarak bitti.

Yerel seçimlerde bir tarih nasıl bitti?

Bitti çünkü halk ezici bir çoğunlukla o anlayışa oy vermiyor artık. Halk, özgür bir gelişme istiyor. Aslında AKP, demokrasi için mücadele etmiyor. Demokrasi mücadelesi tarihin bir oyunu onlara! Askerin ve devletin baskılarına karşı kendilerini var etmek için mecburen demokrasinin önünü açmak zorundalar. AKP’nin bir demokrasi kültürü yok. Zaten kendi çıkarı için demokratik hamlelerde bulunduğu gibi, anti demokratik şeyler de yapabiliyor kolayca. Aslında Türkiye’de fışkıran şey şu... Anadolu ekonomisi, Anadolu sermayesi fışkırıyor. Bu insanlar dünyayla bütünleşmek istiyorlar.

Peki, bugün gerçek bir solcu bu gelişme ve demokratikleşme ihtiyacı karşısında nasıl tavır almalı sizce?

Eskiden sol için önemli olan sosyalizmdi. Sosyalizm olduktan sonra her şey çözülür diye düşünülürdü. Bu yüzden de önce iktidarı ele geçirmek lazımdı. Hedef demokrasi değil, sosyalizmdi. Demokrasi sosyalizme götüren bir araçtı, bir yoldu sadece. Sosyalizmde sınıf kalmadığı için, herkes eşit olunca demokrasinin de bir anlamı kalmıyordu. Zaten Marksizm’de bir demokrasi teorisi yoktur.

Yok mudur?

Demokrasi, “kapitalizmin siyasi biçimidir” diye kabul edilirdi ve adına “burjuva demokrasisi” denirdi. Bunda hakikat payı hiç yok değil ama... Bugünün dünyasında, demokrasi artık bir kamu malıdır. Özgür gelişmenin temelidir. Solcu olun olmayın, memlekette ilerleme ve gelişme istiyorsanız, insanların adaletli bir hayat tarzına ulaşmasını arzu ediyorsanız, demokrasisiz olmaz bu. Demokrasi için mücadele edeceksiniz. Bugün bütün dünyada klasik demokrasi kriz içinde.

Batı dünyası klasik demokrasiyi atlayıp katılımcı çağdaş demokrasiye geçmedi mi?

Geçmedi. Batı’da demokrasi tıkanmış durumda. İtalya’da Berlusconi demokrasiyi duman etti, içini boşalttı. Oyuncak haline getirdiler demokrasiyi. Batı bize göre çok iyi ama orada da karar alma iradesi küçük bir zümrenin elinde. Bugün solun bütün dünyada katılımcı demokrasiyi derinleştirme diye bir görevi var. Üstelik dünyada 200 yıllık Batı hegemonyası da bitti. Doğu ile Batı’nın, birlikte şekillendireceği bir dünya var artık önümüzde. Çin, Rusya, Hindistan da hızla kapitalistleşiyor. Fakat orada demokratikleşme yok. Oradaki kapitalizm otoriter bir kapitalizm. Bu yüzden global demokrasi çok büyük önem taşıyor. Solcular dahil, bütün dünyanın en önemli siyasi hedefi demokrasi olmalı.

Peki, bugünkü dünyada gerçek bir solcu olmanın ölçütleri neler sizce?

Eski tarifler bitti artık. Dünyada eskiden her şey ikiden ibaretti. İki sınıf, iki kamp, iki ideoloji vardı. Sağ ve sol, din ve laiklik... Bunlardan birine mutlak doğru, diğerine mutlak yanlış denirdi. Kavga hep ‘ikinin’ üzerinden yürürdü. Son iki yüzyıldır tarih işte bu ikilerin tarihi oldu! Ama artık dünyada ikilerin kamplaşması bitti. Şimdi dünyada çokluk var artık.

Tam anlamadım...

Şimdi çok sınıf var. İşçi sınıfının içinden bile on beş tane sınıf çıkar bugün. Çünkü işçilerden biri yol kazıyor, biri fabrikada çalışıyor, biri bilgisayarla çalışıyor. Bunlar farklı dünyaların insanları artık. Eskisi gibi aynı ruh halinde değiller. Geçmişte 10 bin, 20 bin kişilik fabrikalarda çalışırlardı.

Dünyada büyük fabrika kurulmuyor mu şimdi?

Kurulmuyor ve bir daha hiç kurulmayacak. Büyük fabrika bitti. En son büyük fabrika, son dünya krizinde General Motors’ın iflasıyla bitti. Üstelik sadece işçi kesimi değil, burjuvazi de renk renk bugün. Türkiye’de on beş kişilik atölyeden Brezilya’ya mal satıyor adam bugün. Kendisi büyük patron değil ama ‘büyük’ iş yapıyor. Türkiye ekonomisinde de böyle çokluk var. Ama Çetin Altan’ın özetlediği gibi bu ülke otuz yıldır cami ile kışla ikilemine takıldı kaldı. Başka hiçbir şey yokmuş gibi davranılıyor. Aslında bu bir oyun bir yerde.

Nasıl bir oyun bu?

Oyun... Çünkü hayat bunu çoktan aştı. Ama siyasi üst yapı ve medya devamlı bu oyunu yansıtıyor. Sonra seçim olunca da sonuçlara herkes şaşırıp kalıyor. Oysa AK Parti’ye oy verenlerin çoğu muhafazakâr değil.

Kimler oy veriyor AKP’ye?

Onlar ilerlemek gelişmek, dünyaya açılmak istiyor. Türkiye’de 70 milyon insan varsa, bunun 60 milyonu durumunu değiştirmek isteyen aktif insanlar. Avrupa’da böyle bir kesim yok. Onlar stabil toplum olmuşlar. Durumlarını muhafaza etmek istiyorlar. Burası ise değişmek, gelişmek istiyor. Burası böyle fışkırıyor ama bunlar siyasete doğru dürüst yansımıyor. Medyaya ise hiç yansımıyor.

Toplumda olanı siyasete yansıtmak için size gerçek bir solcunun tanımını soruyorum ben de zaten. Gerçek bir solun ölçütleri neler olmalı?

Sol, sadece belli bir kesime değil, bütün topluma hitap etmek zorunda. Toplumun bütününde ayırımsız örgütlenmek ve sesini duyurmak zorunda. İkincisi; sol, sadece kendi toplumunu değil, bütün dünyayı düşünmek ve sorumluluğunu almak mecburiyetinde. Yani sol, küresel olmak ve küreselleşmeyi savunmak zorunda. Üçüncüsü; günümüzde kapitalizmi yıkmak diye birşey yok artık. Eskiden kapitalizm belli yerlerde merkezîleşmişti. Büyük fabrikaları ele geçirirsen onu yıkabilirdin. Şimdi kapitalizm o kadar çeşitlendi ki, onu yıkmaya imkân yok. Bugün kapitalizm ancak demokratikleştirilebilir, katılımcı hale getirilebilir.

Bu, solun yapması gereken birşey değil mi?

Elbette... Sol, sosyal piyasa ekonomisinden yana olmak zorunda. Ayrıca sol, Türkiye’de sesini üç alanda çok yüksek duyurmalı. Bir eğitim, iki sağlık, üç çevre... Devlet herkese parasız eğitim ve sağlık hizmetini garanti etmek zorunda. Türkiye’de eğitim sistemi iflas etti. Dünyaya eleştirel bakan kentli insanlar yetiştireceği yerde, cahil, iki kelimeyi biraraya getiremeyen mesleksiz adamlar üretiyor. Bu, Türkiye’ye yapılan en büyük kötülük. Bilgi ekonomisi çağında bilgisiz adam yetiştirirse çöker bu ekonomi. Meslek sahibi insanlar yaratmazsak, bırakın Amerika’yı, yarın Vietnamlılar gelir ele geçirir Türkiye’yi. Eskiden eğitim sistemine Atatürkçülük dedikleri ideoloji hâkimdi.

Şimdi değil mi?

Şimdi bunun yanına İslamcılığı da kattılar. İyice çorba oldu, Kemalizmle İslamcılığın rekabet alanı haline geldi eğitim. İlim yok, eleştirel düşünce yok, meslek okulları yok. Şirketler, üniversiteden çıkan çocukları daha sonra kendileri eğitiyorlar. Ayrıca bu ülkede çevre de ölüyor. Bu, insanlığın sonunu getirecek bir olay. Sol hareket, çevrenin sahibi olmalı. Bir de milliyetçilik ve din meselesi var. Bunlar solun iki zaafı.

Sol milliyetçi olabilir mi?

Sol milliyetçiliğe karşı olmak zorunda. Global düşünme, kozmopolit olmak zorunda. Ama aynı sol, bu vatana olan sevgisini içselleştirmek ve Türk milletinin yaşam tarzına sahip çıkmak zorunda. Biz Türkiye’nin çocuklarıyız ve milli kültür denen şey heykeller, kitabeler değildir. Milli kültür, Türkiye’deki insanların yaşam tarzıdır. İnsanlar yurtdışına gittiklerinde burayı özlerler. Özledikleri şey nedir?

Nedir?

Kendi yaşam tarzlarıdır. Türkiye’de toplumun ikinci yaşam tarzı da İslam kültürüdür. Sol baştan beri, Fransız Devrimi’nden beri, din düşmanı oldu. Dini, gericiliğin kaynağı olarak gördü. Elbette gericiler dini hep kullandı o ayrı bir sorun ama... Bu ülkede halkın yaşadığı bir din, bir İslam kültürü var. Bu, onun yaşam tarzı. Sol bunu karşısına almak yerine, onunla temas içinde olmak zorunda.

Sol dinle ilişki kurmak için ne yapmalı?

İlk önce dinin gericilik kaynağı olduğu saçmalığından vazgeçmeli. Din bir yaşam tarzıdır. İslam kültürü bizim kültürümüzdür. Halkın diniyle, yaşam tarzıyla arana mesafe koyduğunda, halk seni ciddiye almıyor. Sol bugün namaz kılanı, türban takanı, oruç tutanı gerici görüyor. Oysa bunlar insanların sosyal ilişki biçimleridir, ritüellerdir. Bunların karşısına geçmenin anlamı yok.

Sol namaz kılanı gerici görürken, bu ülkede İslamcı da kendisini imam yerine koyduğu için başkasının içkisini engellemeye çalışıyor. Bu ülkenin solcusu böyle, İslamcısı nasıl?

O da tekçi. O da oradan çıkamadı hâlâ... O da kendi hakikatini mutlak hakikat sanıyor. Kendi savunduğu görüşü herkesin doğrusu olarak ele alıyor. Sağ da değişmek ve kendini yenilemek zorunda. Bugün türbanlı kızlar büyük bir değişim içindeler. Demokrasi talep ediyorlar. Kendi hayatlarını yaşamak ve Türkiye’nin fikir ve sosyal hayatına katkıda bulunmak istiyorlar. Türkiye’yi kurtaracak olan, hayatın her alanında, siyasette, işte ve ailede kadınların önünü açmaktır. Önemli olan kadınla erkeğin hayatın içinde eşit haklı olarak birlikte yer almasıdır.

Otuz yıl önceki “solcu” tanımıyla bugünkü “solcu” tanımı arasında nasıl farklar var?

Otuz yıl önceki solcu, toplumu emekçiler ve burjuvazi diye iki kutba ayrılmış olarak görürdü. Burjuvazinin her şeyine karşı çıkardı, emekçinin ise yanında tavır alırdı. Kapitalist toplumun her şeyinin de kötü olduğunu ileri sürerdi. Onu kökten kaldırdıktan sonra sorunların çözülebileceğini söylerdi. Bu yüzden de hep negatif konuşurdu, her türlü reforma karşı çıkardı. Sağcılar da böyleydi.

Onlar nasıldı?

Onlar da solcuların bir kopyasıydı. Onlar da dünyayı iki kampa ayrılmış olarak algılar ve her şeyiyle öbür kutba karşı çıkardı. Ama bugün artık zihniyetler ve fikirler önem kazandı. Özgürlük, adalet, kadınların eşit haklılığı, çevrenin, doğal dengenin korunması, sürdürülebilir gelişme, hayvan hakları, hatta taşın toprağın hakkı... Sol, evrene böyle bir bütünlük içinde bakmak zorunda. Bir tane evren var. “Taşların dengesi bozulursa, canlıların dengesi de bozulur, o yüzden taşların da hakkı var” demek durumunda.

Sol, işçi sınıfına dayanırdı. Bugün bu sınıf yavaş yavaş üretim sahnesinden çekiliyor. Sol, hangi sınıfı, zümreyi temsil edecek siyasette?

Sol artık bütün topluma seslenmek ve dünyayı dikkate almak zorunda. Artık sol, fikirlere ve amaçlara göre çoklu ittifaklar kurmak zorunda. Kendine farklı konularda farklı müttefikler bulabilir. Ama sol bütün bu ittifakları yaparken asla antidemokratik olamaz. İnsan haklarının, demokrasinin sivilliğin ve çevrenin çiğnenmesini asla kabul edemez. Ama şunu yapabilir... Bir gün kadın haklarında bir kesimle birlikte hareket ederken, öbür gün çevreyi korumada başkalarıyla beraber olabilir. Bir konuda Kürt hareketiyle birlikte olurken, yarın o hareketle başka bir konuda karşı karşıya gelebilir. Mesela işçilerle kapitalistlerin bir sürü çıkarı bugün ortak hale geldi. Bugün dünyada sadece sınıf çelişkisi yok. Daha bir sürü çelişki var.

Bu çelişkiler neler?

Kimlik çelişkisi var, yaşam tarzı çelişkisi var... 20. yüzyıl boyunca geliştirilmiş çeşitli hak ve özgürlükler var. Geylerin, lezbiyenlerin haklarına kadar gelişen çok zengin özgürleşme hareketleri var. Sol bu hakların hepsini hukuka dayalı bir ilişki içinde savunmak zorunda.

Yani sol, hoşgörüye dayalı bir hak savunuculuğu yapmamalı, öyle mi?

Hoşgörü eski bir kelimedir ve aşılması gerekir. Çünkü hoşgörü, eşitsiz bir durumdur. Güçlü olanın güçsüz olanı hoş görmesi, ona katlanmasıdır. Mesela Osmanlı azınlıklara hoşgörü gösterirdi diyorlar. Gösterirdi ama... Osmanlı her şeyi kendisi belirliyordu. Bugünün dünyasında ise eşitlerin mutabakatı önemli. Bu mutabakatta da evrensel hukuk temelinden başka bir temel yok. Ayrıca sol yapıcı olmak zorunda! Eskiden yıkıcıydı. Bir an önce sistemi yıkmaya çalışırdı. Şimdi ise yapıcı olmak zorunda. Mesela AKP hükümeti bazı alanlarda olumlu adımlar atıyor. Sol kesim ise her şeye karşı.

Niye?

Çünkü bu adımları AKP atıyor. Oysa olumlu şeyleri desteklemek lazım. Olumlu şeyleri desteklemek, gerektiğinde onu eleştirme ve onun eksikliklerini tamamlama hakkını da verir sana.

Dünya bütünleşmeye doğru gidiyor. Buna “kürselleşme” deniyor. Sosyalizm de bir “bütünleşmeyi” amaçlıyordu. Bugünkü küreselleşme ile sosyalizmin öngördüğü küreselleşme arasında nasıl farklar var?

Sosyalizmin öngördüğü küreselleşme bir idealdi. Bu ütopya, bütün dünyanın komünist olmasıydı. O düşüncenin enternasyonalist tarafı bize, dünyada insanlarının aynı olduğunu, milliyetçiliğin kötü olduğunu anlattı. Uluslararası dayanışma fikrini, kalbimiz bütün insanlıkla beraber atıyor hissini bize kazandırdı. Bu, büyük bir kazanımdır. Zira bu ülkede bugün İslamcılar Müslüman olmayanı, milliyetçiler de Türk olmayanı insan olarak görmüyorlar. Küreselleşmeye gelince... Dünya tek bir dünya oluyor. Herkes beraber yaşamayı öğrenmek zorunda.

Küreselleşen dünyanın bir oyuncusu olan Türkiye’de solun rolü ne olacak?

Sol AB’ye üyelik sürecini sahiplenmek zorunda. Çünkü Rusya’dan ve Çin’den gelen etkiler var. Bu ülkeler zenginleştikçe, dünyada otoriter akımlar güç kazanıyor. Türkiye’de ise sağlam bir demokrasi zemini yok. Bir bakıyorsunuz. AK Parti hükümeti son derece antidemokratik davranabiliyor. Bu yüzden Avrupa’yla bütünleşme, Türkiye’ye demokrasi ve hukuk açısından sağlam güvenceler getirir. Şeffaflığın sağlanması, denetimin uygulanması, rüşvetin, yolsuzluğun kalkması, nepotizme son verilmesi, iş ahlakının yerleşmesi bakımından AB Türkiye için can simididir.

zicofenomen   26 Temmuz 2009 18:37  

Destansı bir adamdı Ahmet Kaya...
Rasim Ozan Kütahyalı - 22.11.2008

Ahmet Kaya bu ülkenin sürgünde ölen evlatlarından biriydi... Vefatından evvel doğduğu topraklara bir daha dönememe ihtimali kafasını sürekli meşgul ediyor, kalbini sürekli sıkıştırıyordu. Bu sürekli sıkıntı ve daraltı hali bu koca adamı bir an, boş bir zamanında yakaladı ve geçirdiği kalp krizi sonucu Ahmet Kaya aramızdan ayrıldı... 8 yıl oldu...

Ahmet Kaya, bu ülkenin genel toplumsal tarihi bakımından da gerçekten eşsiz bir isim... Politik olarak da, bu ülkenin sol tarihinin ürettiği, belki de toplumsal kapsayıcılığı en yüksek olan isim...

Ahmet Kaya, sol içinden çıkan diğer sanatsal figürler gibi sadece belli bir cemaat nazarında sevilen ve dinlenen biri değildi. Kaya’ya en karşıt pozisyonda olan insanlar bile açık ya da gizli biçimde Ahmet Kaya müziğini dinlerler ve Kaya’nın coşkun ve destansı üslubundan etkilenirlerdi... Hemen her sene dur duraksız çıkardığı albümlerin, her seferinde milyonlarca satması bir tesadüf değildi. Ülkücü hareket içinde önemli mevkilerde bulunmuş bir isim bana bizzat “Bizim hareket içinde kimse birbirine itiraf etmez ama en çok dinlenenlerden biri Ahmet Kaya’dır. Çoğu ülkücü genç Kaya’nın şarkılarını ezbere bilir” demişti...

Öte yandan Ahmet Kaya “Müziğini seviyorum ama görüşlerine karşıyım” gibi bir cümleyle geçiştirilecek biri de değil. Bu Kaya’nın gizli hayranları için tipik bir kendini kandırma cümlesi... Kaya’yı duruşundan, tavırlarından ve üslubundan ayırmak mümkün değil. Kaya’nın şarkıları o genel Ahmet Kaya duruşunun tamamlayıcı bir parçasından ibaret... Ahmet Kaya şarkılarını Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, Sünnilerin, gayrımüslimlerin, dindarların yani herkesin dinleyip sevmesinin temel nedeni Kaya’nın yalın ama bir o kadar da sahici isyanıdır bence... Bu sahici isyanı bu toprakların hemen her insanı yüreğinin bir yerlerinde taşıyor... Kaya, sözleri ve ezgileriyle yüreklere dokunabilen ve bu ülke insanlarının gizlenmiş isyanını açığa çıkartabilen bir adamdı...

Aslında Ahmet Kaya’nın görüşleri diye bir şey de yok. Kaya esasen duyarlılıkları ve hissettikleri olan bir adamdı... Bu hisleri ve duyarlılıkları taşkın ve coşkun bir dille ama asla yapaylığa düşmeden şarkılarıyla ifade eden biriydi... Ahmet Kaya’nın kalpleri fethetmiş, herkesçe bilinen hiçbir parçasında Türk sol literatürüne hep hâkim olmuş yapay ve yavan dil yoktur. O dille şarkı yapanlar zaten sadece belli bir cemaat içinde dinleniyor. Türkiye’nin büyük çoğunluğu tarafından bu yapaylık anında reddediliyor... Özünde statükoculuk olan o sahte isyan bugün artık kendine solcu diyen birçok insanı da kapsayamıyor... Ahmet Kaya ise ömründe “herkesi kapsayayım” diye asla düşünmemiş, inandığı ve hissettiği şeyleri her zaman ve zeminde yüksek sesle ifade etmiş bir adamdı... Bu sebeple en yakınındakilerin bile çok tepkisini çekmiş, fakat böyle hiç kimseye yaranma derdinde olmayan tavırlar koya koya herkesin gözünde kahramanlaşmış bir adamdı... Eyyam yapmak, diplomatça davranmak Kaya’nın kitabında yoktu gerçekten...

28 Şubat askerî darbesinin en boğucu günlerinde kanal kanal gezip dindar kızların özgürlüklerini herkese karşı savunmuştu. Adına sol çevreler denen o kasttan akıl almaz tepkiler aldığı halde susmamış, her gittiği yerde yüreğini acıtan yasaklara ve baskılara karşı tam bir Ahmet Kaya üslubuyla konuşmuştu... Öcalan’ın yakalanma sürecinde, aşırı milliyetçilik histerilerinin tavan yaptığı günlerde, tüm medya ordayken “Bu albümümde Kürtçe şarkı söyleyeceğim” diye haykırmıştı... “Her zaman bu ülkenin halklarının kardeşliğini ve bölünmez bütünlüğünü savundum. Ama Kürt realitesini de bu ülke tanımak zorundadır. Bunu her zaman söyleyeceğim” diye konuştuğu sırada, başının üstünden çatallar, kaşıklar ve bilumum iğrenç bağırtılar uçuşuyordu...

Sürgüne gitmek zorunda kaldığı Avrupa’da konserler verirken, PKK’lilere her zaman silah bırakma çağrısı yapan, “Vallahi biz barışı özledik” diyen de Ahmet Kaya’ydı... Montajlarla, hilelerle Kaya’nın bu Avrupa konserleri bir dezenformasyon aracı olarak kullanıldı. Kitleler Kaya’ya karşı manipüle edilmek istendi... Ahmet Kaya, içinden geldiği gibi davranan, kendine uzanan ellere her zaman düşünmeden dost elini uzatan bir adamdı... Başkalarının bu durumu manipüle edip etmeyeceği hiçbir zaman umuru olmuyordu. Zamanında televizyon programı yaparken de “dinci sermaye” diye yaftalanan bir firmayla ortak iş yapmaktan, ülkücü hareketin içinden meşhur bir konuğu ağırlamaktan çekinmemişti...

Tüm hayatına ve şarkılarına sinmiş bu hakikilik, bu içtenlik ve her şeyden önemlisi bu vicdanlı duruş sebebiyle Ahmet Kaya her zaman hatırlanacak, her zaman dinlenecek... Bu ülkenin en zor ve boğucu zamanlarında hayatları daraltılan her kesimden yurttaşımıza tavırlarıyla ve şarkılarıyla sahip çıkan bir adamdı Ahmet Kaya... Bahtiyar’ların Nazlıcan’ların en dar vakitlerinde en çok güvendikleri adamdı... Destansı bir coşkunun, sahici bir isyanın adamıydı... Bu ülke seni çok özlüyor Ahmet Kaya...

zicofenomen   26 Temmuz 2009 18:18  

böyle bir işte çalışmak istemez misiniz???
15.06.2009 Ücretsiz ’beden yağı’ izdihamı oldu, Herbalife çok şaşırdı

Herbalife’ın distribütörü olup doğrudan satış sistemiyle para kazanmak isteyenlerin sayısı son aylarda yüzde 10 arttı. Herbalife Avrupa Kıdemli Başkan Yardımcı Wynne Roberts, "Türkler müthiş girişimci ruha sahip. İstanbul’da distribütörleri gezdik. Birinde ücretsiz beden yağ ölçümü yapılırken izdiham yaşandı. Gitmek zorunda kaldık. Bu dinamizm çok etkileyici" dedi.

GIDA takviyesi, diyet ve cilt bakım ürünleri bulunan Herbalife’a müracaat ederek, şirketin doğrudan satış sistemiyle para kazanmak isteyenlerin sayısı son aylarda yüzde 10 arttı. İskandinav ülkeleri, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, İtalya ve Polonya ziyaretinin ardından Türkiye’ye gelen Herbalife Avrupa, Ortadoğu ve Afrika Kıdemli Başkan Yardımcı Wynne Roberts, Türkiye’de gördüğü dinamizden etkilendiğini söyledi. Türkler’deki girişimci ruhtan çok etkilendiğini anlatan Roberts, "İstanbul’da distribütörleri gezdik. Birinde ücretsiz beden yağ ölçümü yapılıyordu. O kadar çok insan vardı ki çok şaşırdım. İzdiham yaşandı. İşlerini aksatmamak için oradan ayrılmanın daha doğru olduğuna karar verdik. Bu dinamizm çok etkileyici" dedi.

Ev geçindiriyorlar

Herbalife Türkiye Genel Müdürü Tunç Erben ise öğrenci, öğretmen ve ev hanımlarının distribütör olmak isteyenler arasında başı çektiğini belirterek şunları söyledi: "Bu işi yapanların yüzde 60’ı aile geçindiriyor. Hemen her kesimden bu işi yapanlar var. Son aylarda distribütör olmak isteyenlerin sayısında ciddi artış var. Biz onlara iyi eğitim veriyoruz. Güven kazanıyorlar. Diğer işlerinde de daha başarılı oluyorlar."

Krizde talep artıyor

Kötü ekonomik zamanlarda doğrudan satış sistemiyle faaliyet gösteren şirketlerin genellikle iyi iş yaptıklarını belirten Wynne Roberts, "Genellikle iyi gider ama krizlerde daha da iyileşir. Şu anda yaşanan ekonomik kriz bizim için mükemmel bir zaman. Beslenme ürünü satıyoruz ve her demografik gruba hitap ediyoruz. Zor zamanlarda da insanlar beslenmeye devam eder. Hayat devam ediyor. Hatta krizlerde talep artıyor. Biz mükemmel beslenme vaadiyle yola çıkıyoruz ve onların yaşamının bir parçası oluyoruz" diye konuştu.

Hayatı değişenler

Distribütör olmanın kolaylığına dikkat çeken Roberts, pek çok başarı kazanmış distribütörün önce part-time daha sonra ise full-time çalıştığını söyledi. Roberts, büyük başarı kazanan bazı distribütörleri şöyle sıraladı:

Meksika’dan ABD’ye kaçak gelmiş bir kadını, kocası terk edip gitmiş. Üç çocukla kalakalmış. Temizlikçi olarak çalışırken otobüs durağında Herbalife’ı duyuyor. Şimdi temizliğe gittiği evlerden birinde oturuyor.

Bolivya’da kocası Microsoft’ta yönetici olan bir kadın o kadar başarılı oldu ki, kocası da ona katıldı.

Sisteme part-time olarak giren öğretmen, tam zamanlı iş olarak yapmaya başladı. Şimdi deniz kıyısında çok övündüğü bir eve sahip.

En iyi distribütörlerimizden biri Cambridge mezunu bir avukat.

1988’de iflas eden bir emlakçı, eski ünlü bir squash oyuncusu da en iyi distribütörlerimizden.

İnsana bu kadar önem veren başka bir yerde çalışmadım

DÜNYANIN en büyükleri arasındaki pek çok şirkette çalıştığını belirten Wynne Roberts, "Mark Hughes işine başlarken en önemli şeyin ürün olduğunu biliyordu. Ürün ne için önemliydi? İnsanlar için. Yani üründen de önemli olan insandır. Xerox dahil insana çok değer veren pek çok global şirkette çalıştım ama Herbalife kadar insanı merkeze koyan, onu yücelten başka bir kurum görmedim. İnsan odaklı kültür hiç değişmiyor. Çalışma ortamının çok arkadaşça olması son derece önemli" dedi.

Annesi için formül geliştirdi otomobilinden 70 ülkeye yayıldı

MARK Hughes, obez annesini zayıflatmak için çıktığı yola 1980 yılında Herbalife’ı kurarak devam etti. Mark Hughes’in annesi fazla kilolarını vermek için onlarca yöntem denemiş en sonunda vazgeçmişti. Oğlu Mark Hughes, annesini zayıflatan formülü, otomobilinin arkasında satmaya başladı. Doğrudan satış yöntemini benimseyen Herbalife, bugün 70 ülkede faaliyet gösteriyor.

2.4 milyar dolar cirosu var

2008’de 2.4 milyar dolar ciroya ulaştı.

2008 yılını yüzde 9.9 büyüme ile kapattı.

Dünyada 1.9 milyon distribütörü var.

Türkiye’deki distribütör sayısı 20 bini aşıyor.

En büyük pazar ABD’yi Meksika, Brezilya, Tayvan, Güney Kore, İtalya ve Rusya izliyor

zicofenomen   23 Temmuz 2009 01:42  

güzel bir salvador dali çalışması...

komanege   20 Temmuz 2009 20:15  

"AŞK İRADENİN KÖR TUTSAKLIĞIDIR."

zicofenomen   20 Temmuz 2009 18:10  

Dokunulmaz bir sanat olarak ‘pornografi’
Taraf - Istanbul - 03.12.2008
SEVER IŞIK* / Sanat, modern dünyanın en “kutsal!” ve en korunaklı alanıdır. Geleneğe karşı bir put kıran olarak işlev gören, saygın ve neredeyse eleştiriden münezzeh, ahlaktan muaf bir etkinlik alanıdır. Pornografinin kültüre/sanata sızdırılması ve zamanla ona dahil edilmesi, onu koruma içine almakta ve tartışma dışı bırakmaktadır.

Kendisine ait “Profesör Unrat” romanının “Mavi Melek” isimli sinema uyarlamasını izleyen Heinrich Mann, film hakkındaki düşüncesini ironik bir üslupla şöyle dile getirir; “Benim kafam ve bir artistin bacakları!”

Mann’ın yüzyılın ilk yarısına ait bu yargısı/analizi bugün için toplumsal hayatın her alanına sızan pornografinin nasıl olup ta bu kadar yaygınlık ve hatta saygınlık kazandığının ve rahatlıkla pazarlandığının ipuçlarını vermektedir. Buradan hareketle seks/sanat/ticaret üçgeninde devr-i daim olması için maksimum görünürlüğü hedefleyerek bedeni dikizleyen ve ifşa eden sinemanın, edebiyatın, resmin ve müziğin nasıl ve niçin sanat halesine/aurasına büründüğünü anlayabiliriz.

PORNOGRAFİNİN SANATLA SIRADANLAŞMASI

Nihilizmin kader olarak tarihte revan olduğu dünyamızda, pornografi, ahlakın sürekli saldırıya uğrayarak mevzi kaybetmesine paralel yeraltından yeryüzüne çıkarak özgürlükler elde etmiştir. Fakat hâlâ‚ dinsel, ahlaki ve törel yasakların tümden yok olmadığı yerlerde porno bir kısım kamusal alanlarda hala yasaktır. Dolayısıyla pazarı genişletmek isteyen pornocular bir çözüm/ hile bulmak zorunda idiler ve buldular da; pornografinin kültüre/sanata sızdırılması ve zamanla ona dahil edilmesi. Ve böylece, bu “gizlenme pratiği” ile pornografi, modern sanatın dokunulmaz, eleştirilemez saygın mabetlerinde, sanat galerilerinde ve müzelerde, yasanın takibine uğrama kaygısı taşımadan müşterisi ile buluşmakta; kamusal alanlarda “ahlakçı”ların soruşturmasına ve saldırısına maruz kalmadan varlığını devam ettirmektedir.

Kamusal mekânlar gibi insan dolaşımının fazla olduğu yerler, belirli bir ahlakın ve onun yasaklarının (alkol, uyuşturucu, seks) hayat bulduğu son yasal sığınma noktalarıdır. Bu alanlara girebilmek için uluslararası kültür trafiği ile birleşen pornografi böylece kültürel faaliyete ile karışarak ve kaynaşarak kültürel faaliyete tanınan ifade özgürlüğünden faydalanmaktadır.

Kültürle karışan ve kaynaşan porno, kalan son hukuki sınırlamalardan da kaçmayı başararak “hizmet” sektörünün ayrımcılık yapmayan niteliğinden de faydalanmaktadır. (Paul Virilo, Enformasyon Bombası, S.47-48, Metis Yayınları)

TİCARİ AMAÇLI SANAT

Bugün, pornografik bakışın odaklandığı “ticari beden” sanatı işgal etmiştir. Seks/ticaret/sanat üçlüsü mahrem olanı tüm ayrıntıları ile ışığa maruz bırakmış, teşhir ve ifşaata icbar etmiştir. Meta-sanat, derin bir şehvetle elektronik gözlerin “panoptik bakış”ına ve teslim edilen bedeni/teni/eti tüm ayrıntıları ile görüntü, söz ve müzik olarak pornografların şehvet masasına servis etmektedir. Nesnelleştirilmiş bedenin hoyratça harcanması ve işkenceye maruz bırakılması bir strateji dahilinde sanata entegre edilen pornografinin neticesidir. Pornografi suret-i sanata bürünerek/ görünerek kültürel etkinliklerin tekin mekânına yerleşiyor.

Kalabalığın ticari amaçla sanat mekânlarına çekilmesi ve pazar pastasının büyütülmesi gayesi ile cinsel tahrike yönelen pornografik görüntü pazarına dönüşen galeriler, müzeler, sinemalar, müşterilerini kendilerine reklam afişlerinde sunulanın/ gösterilenin daha fazlasını/devamını görmek için sinemaya, sergi salonlarına yahut müzelere davet etmektedirler.

Seks ve ticaret, sanat ile bütünleşmiş durumda. Sanat müşteri bulmak, para kazanmak için cinsel hazzın tahrikine ve davetiyesine kapıları açarken, seks pazarı son kadim kurumlar tarafından korunan alanlarda rahatlıkla ticaretini yapmak için sanatın koruyucu kollarının/kanatlarının altına sığınmaktadır. Sonuç, sapkınlık ve saplantıların, cinsel hezeyanların sanat suretine büründürülmesi ve meşrulaştırılmasıdır. Fakat işin ticari hacminin büyüklüğü sanat korsanlarını bu konuda sürekli cesaretlendirmektedir. Kısaca, kâr güdüsü/tanrısı sanat ve pornografinin nikâhını kıymış ve izdivacını temin etmiş durumda.

Sanat, modern dünyanın en “kutsal” ve en korunaklı alanıdır. Geleneğe karşı bir put kıran olarak işlev gören, saygın ve neredeyse eleştiriden münezzeh, ahlaktan muaf bir etkinlik alanıdır. Modern sanat ve ona dahil olan/edilen her unsur, ahlaka karşı bir dokunulmazlık zırhına bürünmektedir; “sanat, ahlakdışı olmaz” klişesi bu anlayışın göstergesidir. Bu aynı zamanda “yasadışı sanat yoktur” demektir, çünkü ahlaki olan kolaylıkla yasak olmaz. Böylece müstehcen olan, sanat maskesi ve hilesi ile ahlakı askıya alırken, yasadan ve yasaklardan da paçayı sıyırmaktadır.

Pornografi, bugün müzikte, sinemada ve resimde güçlü sarsılmaz bir taarruz konumundadır. Sanat, ahlakın, yani “iyi” ve “kötü”nün ötesine taşınınca haliyle sınırlar kendiliğinden yok olurken, yeni sınırlar/ sınırsızlıklar/tanımlar fetiş bir etkinlik olan sanattın bizzat kendisi tarafından tanımlanmaktadır. Artık sanat olan şeyin kötülük ile ilintilendirilmesi, yargılanması ve cezalandırılması söz konusu değildir.

YENİ SANATTA HEDONİZM

“Yeni sanat”ın merkezinde hedonizm vardır. Amaç, hem kalite hem de kantite olarak olabildiğince daha çok arzunun tahrik ve tatminidir ve tabiî ki tüm bunlar kapitalin egemen araç ve amaç olduğu bir piyasa içinde vücut bulmaktadır. Ve tüm bunların ardında “hazların kullanımı ve denetimi” ile “toplumsal gövdenin” kontrolü sağlayan bir iktidar kavrayışı vardır.

  • Araştırmacı-Yazar / severquista@gmail.com

zicofenomen   20 Temmuz 2009 04:12  

ENVER GÜLŞEN* / Kendi çocuklarını yiyen devrimlerde olduğu gibi, modern sistem de, kendi yarattığı ikonları, son kullanım tarihi geçince, aslanların önüne atmaktan hiç çekinmez. Trajik bir biçimde, Michael Jackson’ın ölümünden sonraki sahicilikten yoksun balo hali, işte bu kurban etme töreninin bir sonucudur.

Geçen günlerde basındaki iki haber, yaşadığımız dünyayı anlamlandırma açısından önemli ayrıntılar veriyordu bizlere. Haberlerden birincisi, ünlü pop şarkıcısı Michael Jackson’ın ölümü, ikincisi ise ünlü Portekizli futbolcu Cristiano Ronaldo’nun Real Madrid’e transferiydi.

Michael Jackson, ölümündeki şüphelerle ve tartışmalarla birlikte geçen hafta toprağa verildi. Basında okuduğum ve gözlemlediğim kadarıyla, cenaze töreniyle ilgili haberlerde birşey dikkatimi çekti: Cenaze törenine insanlar biletle gidebileceklerdi ve bilet fiyatları daha ilk gününden astronomik rakamlara yükselmişti. Hatta bir ara yüz bin dolara bile alıcı bulabilen biletlerden bahsediliyordu.

Cristiano Ronaldo, bonservis bedeli olarak yaklaşık yüz milyon avroya Manchester United’dan Real Madrid’e transfer olurken, kendisinin alacağı yıllık ücret ise net on üç milyon avro olarak açıklanıyordu. Reklamlarla birlikte yirmi beş milyon avroluk bir yıllık kazanç söz konusuydu.

Bu haberleri okuyunca, Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı kitabından bir bölüm aklıma geldi. “Birşeyin değeri, beraberinde ne getirdiğinde değil, onun için ne tür bir bedel ödendiğinde, onun bize neye malolduğunda gizlidir. Burada bir örnek vereyim. Liberal kurumlar, tesis edilir edilmez, liberal olma özelliklerini yitirirler: Sonuçta özgürlüğün önünde liberal kurumlardan daha zararlı, daha tehlikeli, daha düşmanca birşey kalmaz... Liberalizm çok açık bir şekilde insanın sürü hayvanına indirgenmesidir” sözleri adeta bu günlerde duyduğum bu iki haber için söylenmiş gibiydi.

Liberalizm modern köleler yarattı

Herşeyin piyasa şartlarında değerini bulduğu ve bu değere göre işlem gördüğü tezi üzerine oturan liberal dünya, sadece ekonomiyi değil, hayatın her alanını bir piyasa haline soktu. Bu piyasanın sıradanlaştırdığı, birer köle, birer sürü hayvanı haline döndürdüğü büyük çoğunluğa, bu sistemin yürütülebilmesi için gerekli olan bazı “yanıltıcılar” sunulabilmeliydi. Bu sistem, her kölenin bir gün gelip de efendi olabileceği umuduyla yürüyebilirdi ancak! Peki bu kölelere, bir gün gelip de efendi olabileceklerini düşünebilecekleri neler sunulabilirdi ki kör karanlık sanal bir alacakaranlığa dönüştürülebilsin?

Bu durum, Adorno’nun da çokça üzerine durduğu ‘kültür endüstrisi’ne ve yine bu endüstri ile ilişkilendirebileceğimiz bilim, ekonomi, spor ve sahne ikonlarına işaret etmektedir. Evet, sıradan “köle” ancak ve ancak kendi içinden çıkmış ve sistemin içindeki “aydınlık” noktaları işaret eden ikonlar sayesinde köleliğinin farkına varmadan rahatça köleliğini sürdürebilir. Zira o aydınlık noktalar, bir nevi sarhoşluk veren ve bu yolla insanda ebedî amnezi hali yaratan ikonlardır.

Sistem, aynen canlı bir organizmada olduğu gibi yürür. Ancak canlı organizmada kanserli hücre ve dokuların yaptığı tahribat çok daha çabuk olduğu için, sonucu görebilmek de bir o kadar kolay olabilmektedir. Modern liberal dünyadaki sistem de içinde bolca kanserli hücre olan bir organizma gibidir. Bu kanserli hücreler, sistemin kendisinin ayakta kalması için ortaya sürdüğü, ama trajik-ironik bir biçimde o sistemin orta vadede ölümüne zemin hazırlayan ikonlarıdırlar.

Bir gün ikon olma hayali ile yaşa

Ancak şöyle de bir durum vardır: Bu organizmadaki diğer hücreler bu kanserli hücreleri yok etmek ve daha sağlıklı bir organizma ortaya koyabilmek amacına hizmet etmek yerine, her biri birer kanserli hücre olmak amacını güderler. Modern kölelik yolu böyle yürür: Bütün köleler bir gün bir ikon olma hayaliyle yanıp tutuştukları için, bu ikonların organizmadaki kanserojen etkisini asla göremezler. Sokaktan çıkıp yirmi yaşında milyonlarca dolar kazanma hayalindeki futbolcu gençler; bir şarkı söyleyip ünlü olarak paraya para dememe niyetinde olan genç kızlar... Hatta çok daha ilginci; Bill Gates gibi sıfırdan milyar dolarlara sahip olma hırsıyla çalışan tüccar-teknoperestler ya da bilim insanları.

Tekrar Nietzsche’ye dönersek; cenaze törenine yüz binlerce dolar ödenmesiyle, normal bir çalışanın ancak bin yılda kazandığını bir yılda kazanan ikonların, kendilerinin bu parayı hak ettiğini iddia etmeleri, ancak ve ancak Nietzsche’nin sözünü ettiği değer sisteminin altüst edilmesi ile mümkündür. Burada, Marksizmin artı değer gibi ekonomik kuramlarıyla, liberalizmin fiyat teorilerine girmek gibi bir niyetten çok, ahlakın kendisinden türetildiği bir fiyat mekanizmasına, ahlakî bir itiraz söz konusu olmalı.

Bu kadar az bedel ödeyerek, bu kadar çok paranın kazanıldığı ikonlaştırma imkânlarıyla modern dünya, bir unutturma mekanizması olarak işlev görür. İnsana, “ekonomisinin” güvende olmasını temin edecek bir ahlakçılık dayatırken, ahlakîlikte sınıfta kalmış bir sistemdir söz konusu olan. Aynen Nietzsche’nin dediği gibi, bugün içinde yaşadığımız modern liberal kölelik sistemi, kurumsallaşmaya karşı görünür iken, ironik bir biçimde, kendini “koruyacak” kurumlar icat etmeden de ayakta duramayan bir sistemdir.

Bu kanserli organizmanın çok ilginç bir özelliği daha vardır: Yarattığı ikonların artık eski işlevini göremediğinin bilincine varıldığı an (kanserli hücre olduğunun bilincine varıldığı an değil! Zira kanserli olması tercih sebebidir), adeta bir koruma mekanizmasıyla, o hücreleri, yok edilmeleri için, diğer hücrelerin ortasına atıverir. Çünkü, artık o ikonlar sistem içinde kendilerine biçilen görevleri yerine getirememektedirler.

Son kullanma tarihi geçince...

Bu yüzden, kendi çocuklarını yiyen devrimlerde olduğu gibi, modern sistem de, kendi yarattığı ikonları, son kullanım tarihi geçince, aslanların önüne atmaktan hiç çekinmez. Trajik bir biçimde, Michael Jackson’ın ölümünden sonraki sahicilikten yoksun balo hali, işte bu kurban etme töreninin bir sonucudur. İkonlar kurban edilirken de sistemin cafcafına uygun bir törenle gömülmelidirler çünkü!

Bu sistem, “köle” hücrelerinin, bütüne yönelik bilincini minimize ederek ve ayrıntıya yönelik bilincini ise uzmanlaştırma yoluyla maksimize ederek yürür. Ancak bu organizmayı kanserden kurtarmanın yolu, bilinç maksimizasyonuna yönelik “eğitim şart” telkinleri değil; tam tersi, torna tezgâhı gibi işlev gören modern eğitime, radikal bir karşı çıkışla mümkündür.

  • Yazar / envergulsen@gmail.com

zicofenomen   20 Temmuz 2009 04:07  

SEVAN NİŞANYAN* / ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatan millet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misâl.

Çoluk çocuk durmadan yazıyor, sana okulda öğretmediler mi Atam vatanı kurtardı diye? Pes yani bu kadar bilgisizlik olmaz, bak ilkokul kitapları bile yazıyor. İlkokul kitaplarında YAZMAYAN bir şey gerçek olabilir mi? Feryadı basıyorlar: Örtmenim Sevan dersini çalışmamış!!

Halbuki ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatan millet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misâl.

Dünya harbinde DÜŞMAN’ın amacı yurdumuzu bölmek parçalamak ele geçirmek sömürgeleştirmek değil miydi?

Birinci Dünya Savaşının son döneminde düşman savaştan sonra kurmak istediği düzeni herkesin anlayacağı şekilde açık seçik ilan etti. 5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı Savaş Hedefleri deklarasyonunu yayınladı. Ondan üç gün sonra ABD Başkanı meşhur ondört İlkesini açıkladı.

Türkiye’ye dair ikisinin söylediği neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır.

■ Türkiye’nin nüfus çoğunluğu Türk olan kısmında sağlam, güçlü, güvenli (secure) bir devlet kurulmalıdır.

■ Nüfusu Arap olan yerler Türkiye’den ayrılmalıdır; bu yerlerin “serbestçe” gelişmesi için galip devletler gerekli idareyi kurmalıdır.

■ Türkiye’nin kalkınması için gerekirse bir veya birkaç devlet yardımcı olmalıdır.

■ Savaş esnasında Almanya’nın Türkiye’ye verdiği devasa krediler silinmelidir.

■ İstanbul Türkiye’ye bırakılmalıdır.

■ Boğazlar galip devletlerin kontrolünde uluslararası trafiğe açılmalıdır.

Hepsi bu. Arzu eden bakıp okuyabilir, ‘Wilson’s Fourteen Points’ veya ‘Lloyd-George’s War Aims Declaration’ diye ararsanız her yerden bulunur. Sonra da bir zahmet Lozan Antlaşmasını okuyun, aradaki yedi farkı bulun. Ben şahsen bulamıyorum.

Neden bu yolu seçtiler?Hep sanırdım ki Rusya’daki ihtilâl yüzündendir; 1917’de Rusya’ya Bolşevikler iktidara geldi, ondan korktular. Rusların İstanbul’a çıkmasını, yahut Anadolu üzerinden Akdeniz’e sarkmasını en büyük tehlike olarak gördüler. O yüzden sağlam bir Türkiye istediler. Çokuluslu eski yapının yürümediği yüz seneden beri belliydi. O yüzden yeni Türkiye’nin imparatorluk sevdasından vazgeçmesini şart koştular.

Şimdi ta 1911 yılında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisinin yazdığı analizleri okuyorum, hayrettir ki orada da hemen hemen aynı şeyleri demişler. Aman Türkiye’nin Anadolu’daki toprakları bölünmesin, yahut farklı devletlerin etki alanları kurulmasın, yoksa dünya savaşı çıkar... İngiltere’nin tek başına Türkiye üzerinde garantörlüğe soyunması da olmaz, tehlikelidir... En iyisi Batılı devletler ortaklaşa Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garantilesinler, reformlara yardımcı olsunlar. Ya da illa müdahale gerekiyorsa hep birlikte konsorsiyum halinde müdahale edilsin... Merak ederseniz Sir Louis Mallet’in raporu, Feroz Ahmad’in kitabında tam metni var.

Vatanımızı İŞGAL edip bütün kalelerini zaptetmediler mi? Bütün tersanelerine girmediler mi?

Ettiler tabii. Dünya savaşı çıkartıp yenilirsen seni de zaptederler.

Ama askeri işgal başka şeydir, ilhak (el koyma, istimlak etme, “bura benimdir” deme) başka şeydir. Adamlar Türkiye ile aynı tarihte Almanya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı, Bulgaristan’ı da işgal ettiler. Aşağı yukarı aynı mütareke belgesini imzalattırdılar: yenik ülke derhal ordusunu terhis edecek; askeri teçhizat teslim edilecek; düşman esirleri bırakacak; galipler gerekli gördükleri limanları, demiryolu istasyonlarını, stratejik noktaları işgal edecekler. Girdiler, bir-iki sene kaldılar, barış imzalanınca çekip gittiler.

Türkiye’de de 1923’te Lozan Antlaşması’na kadar kaldılar, sonra bir damla kan dökülmeden bırakıp gittiler. Türk antlaşmasının aslında 1919 yazında imzalanması planlanmıştı, Batı gazeteleri 1919 baharında öyle yazmıştı. Neden dört yıl gecikti? Bu soruyu sorabilsen, zaten gerisi çorap söküğü gibi gelir, modern Türk tarihini birdenbire ANLAMAYA başlarsın.

İşgalin nedeni EMPERYALİZMİN doymak bilmez iştihası değil miydi? Kaynaklarımızı sömürmeye, kanımızı emmeye gelmediler mi?

Eğer öyle niyetleri varsa hiç belli etmediler. İşgalin ilk altı ayının belgelerini okuyun bakın, yıllar önce vatan millet tarihçilerinden Bilal Şimşir yayımlamıştı. Adamların sanki tek derdi varmış gibi görünüyor: savaş suçlularının cezalandırılması. Bir de, memleket çapında İttihatçı direniş odaklarının dağıtılması.

Savaş suçlularından kasıt, bir, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki önderleri; iki, Ermeni katliamında adı çıkanlar; üç, savaş sırasında sivil halka ve esirlere kötü muamele ettiği ileri sürülen Ali İhsan Sabis Paşa gibi birkaç komutandı. Bildiğiniz Ergenekon tayfası.

Bunlarla uğraşmalarındaki amaç bana çok net görünüyor: Yüz yahut ikiyüz kişiyi şiddetle cezalandır, geri kalanına günah çıkarma şansı tanı, “emir kuluyduk, Türk milleti olarak suçlu değiliz” dedirt. Bir keçi bul, suçu ona yükle. Eskiyi yıka, pakla, siyasette yeni bir sayfa aç. Bunu yapmadan, dünün düşmanıyla dost olamazsın.

1945’te Nürnberg’de ve Japonya’da bu işi daha beceriklice yapacaklardı; 1918’de acemiydiler, olmadı. İşin yürümeyeceği 1919 mart-nisanında belli oldu. Ondan sonra işgalci güçlerin tavrı yüzseksen derece değişir. Öfke, kin, intikam, hakaret, cezalandırma gibi duygular söylemlerine hakim olur. Mayıs başında Paris’te toplanıp bir dizi karar alırlar. Bir kere Türk barışını belirsiz bir geleceğe ertelenir. Amerika, Türkiye mandasını KABUL ETMEYECEĞİNİ açıklar. Kilikya dedikleri Adana ve Maraş’ın Fransızlar tarafından işgaline yeşil ışık yakılır. Kars, Ardahan ve Batum’da kurulmuş olan geçici Türk hükümetinin lağvı için düğmeye basılır. Yunanlılar İzmir’e çıkartılır.

Soru sormak iyidir. Mesela şu soruyu sorabilirsiniz: 1918 Ekimi ile 1919 Mayısı arasındaki altı ay, bir yandan Türkiye’nin tam bir askeri ve siyasi teslimiyet içinde olduğu, öbür yandan İngiltere’nin henüz ordularını terhis etmediği, dolayısıyla aktif bir müdahale için ideal koşullara sahip olduğu dönemdi. Amaç eğer Türkiye’yi yemek, yutmak, bölmek veya ezmekse, neden altı ay beklediler?

Düşman SEVR Antlaşmasıyla yurdu esaret zincirine vururken Kurtuluş Savaşı vermeyip ne yapacaktık?

Atatürk’e göre Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da başladı (gerçekte daha o yılın Şubat-Mart’ında başladı, ama burada farketmez). Millici rejim Sivas Kongresi’nin (Ekim 1919) hemen ardından Anadolu’ya hakim oldu, tüm vilayetlere kendi valilerini atadı, bürokrasiyi denetimi altına aldı. Ankara meclisi 23 Nisan 1920’de toplandı.

Sevr Antlaşması 18-24 Nisan 1920’de San Remo konferansında şekillendi, 11 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı, 10 Ağustos 1920’de imzalandı.

Demek ki mantıken Kurtuluş Savaşı Sevr’e tepki olamaz. Buna karşılık Sevr belki Kurtuluş Savaşı’na tepki olabilir.

Kurtuluş Savaşına karşı çıkanlar VATAN HAİNİ gerici yobaz softalar değil miydi?

Güzel ülkemizde vatan millet deyince akan sular durduğundan, Milli Mücadelecilere kamuoyunda açık açık açık karşı çıkan pek az kişi oldu. Baştan sona açık ve tutarlı bir duruş gösterenler benim bildiğim üç kişidir.

Bir, Rıza Tevfik: Galatasaray mezunu. Modern Türkiye’nin ahlâk felsefesi üzerinde ciddi şekilde kafa yormuş ilk ve muhtemelen son düşünürü.

İki, Refik Halit: Galatasaray mezunu. Çağın en dürüst ve duyarlı yazarı, modern Türk edebiyatına “Anadolu’yu” sokan kişi .

Üç, Ali Kemal: Galatasaray mezunu. İstanbul Üniversitesinde edebiyat profesörü. Türk edebiyatında evlilik dışı beraberliği savunan ilk yazar. Gazeteci Hasan Fehmi cinayeti üzerine 1909’da Türk tarihinin ilk üniversite yürüyüşünü örgütleyen kişi. 1920’de üniversitenin tüm fakültelerinin kız öğrencilere açılmasını yasalaştıran Maarif Vekili.

Üçü de resmi dilde “vatan haini” diye geçer.

Daha ne sorular var bir bilseniz.

Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kenti

Samsun’u seçti?

Düşman madem Irak’ı Suriye’yi vesaireyi sömürgeleştirme peşindeydi neden ilk iş bu yerlere yirmi sene içinde bağımsızlık vermeyi taahhüt etti?

Lozan’da Türkiye bilmem kaç yüz bin kişilik ordu besleme hakkını kazanınca daha mı bağımsız oldu daha mı az bağımsız oldu? Bu orduyu teçhiz etmek için kime başvurdular?

Amerikan mandasının 1918’de değil de 1946’da kurulması Türkiye için daha mı iyiydi?

Haydn hastası olan Damat Ferid mi daha Batılıydı, meyhane havalarından başka müzik bilmeyen bazı millici askerler mi?

İlkokul kitaplarının sınırları dışına çıkınca insanın zihni açılıyor, ufku genişliyor. Deneyin, siz de hoşlanacaksınız.

  • Yazar / sevan@nişanyan.com

zicofenomen   20 Temmuz 2009 04:00  

SAN'AT BİZİ
DOĞRUYA ULAŞTIRAN BİR YALANDIR.

zicofenomen   20 Temmuz 2009 03:56  

BLOG zicofenomen rss kaynağı

adresi: http://zicofenomen.sosyomat.com/blog


 
tuttum işlemi gizlidir. karşı tarafın haberi olmaz. tuttuğunuz kişileri bir arada görebilir, yaptıklarını takip edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage